Aziz Nesin'in bir hikayesini arıyorum epeydir ama
bulamıyorum. 1000 küsur hikaye isminin yer aldığı listede anımsayacağımı
düşünerek baktım ama mümkün olamadı. İnsan bir şeyi arayıp da bulamazken başı
döner ya hani... İşte biraz öyle oldu.
Onu ararken çok sevdiğim bir başka öyküyü buldum. Çocukken
okumuştum belki de, çok sevmiş ve etkilenmiştim bundan da. Bir yerden bulunca
pdf'ten düzeltip buraya koymak istedim. Orijinalini bozmak istemediğim için
şekilsel hataları düzelttim. Gramer niye böyle, pii bunu da unutmuş demeyin.
(Kısık sesle: Telif şeysi de sorun olmaz işallah.)
"AYTEN’İN KOCASI
BİRİCİK anneciğim, sevgili babacığım, ölümümün sizleri nasıl
perişan edeceğini biliyorum, ama benim için intihardan başka hiçbir kurtuluş
yoktu. Çünkü hayat, taşıyamayacağım ve altında ezildiğim ağır bir yük gibi
hergün biraz daha üstüme abanıyordu. Anneciğim, babacığım, sizlere verdiğim
azaptan dolayı bedbaht oğlunuzu affediniz. Şu anda biricik oğluma da gözyaşları
içinde elveda diyorum. Büyüyüp liseyi bitirdiği zaman oğluma bu mektubumu
verirsiniz.İntiharımdan sonra tahkikata girişecek olan savcıya, polislere ve
ilgili makamlara, el yazımla yazdığım ve altında imzam bulunan bu
mektupla,ölümümden hiç kimsenin sorumlu olmadığını bildiririm.Anî bir cinnet
sonucu yada uzun süren sinir krizleris onunda intihara karar vermiş değilim.
Hayatımda, ancak intiharla temizlenecek bir leke, herhangi bir şerefsizlik de
yoktur. Bu mektubumdan da kolaylıkla anlayacağınız gibi, intiharımdan yarım
saat önce bile normal düşünmekteyim. Uzun uzun mektup yazmaktansa, arkamda iki
satırlık bir pusula bırakarak, hattâ hiçbişey yazmadan intihar etmeyi düşündüm;
ama o zaman herkes kendisine göre intiharımı yorumlayacak ve intiharıma bir
gerekçe uyduracaktı. Dedikoduları önlemek, hayatıma son vermekte ne kadar haklı
olduğumu anlatabilmek ve aileme karşı kendimi savunmak için bu uzun mektubu
yazmak gereğini duydum. Benim yerimde olan her şerefli insanın benim gibi
yapacağına inanıyorum. Hayatıma son vermeden önce, beni bu feci sonuca
sürükleyen olayı tâ başından anlatırsam, beni haklı bulacağınızı biliyorum.
Tıp
Fakültesini bitirdikten birkaç hafta sonraydı,ihtisas yapmak için
hazırlanmaktaydım. Bir arkadaşımın evindeki toplantıda Ayten’le tanıştım.Ona
birden içim kaynadı. İlk konuşmamızda o da benim duygularıma yabancı kalmadı.
Böylece başlayan arkadaşlığımız devam etti. Bu arkadaşlığa flört, aşk
denilemezdi. İkimiz de birbirimizi sevdiğimizi belli etmeye, açığa vurmaya
nedense cesaret edemiyorduk. Arkadaşlığımız ilerlemişti. Bir yaz akşamı
Büyükdere’de rıhtım boyunda gezinirken Ayten’e bir erkeğe ilgi duyup
duymadığını, nişanlı olup olmadığını sordum. Alaylı bir gülümseyişle, çoktan
beri bu soruyu sormanı bekliyordum...dedi.Neden? dedim. Hangi erkekle
arkadaşlık etsem bana bunu sorar da... dedi. Bu da çok normal Ayten... dedim.
Uzun süre konuşmadan gezindikten sonra, Hayır, ne nişanlıyım, ne de bir erkeğe
yakınlık duyuyorum... dedi. O gece neden Ayten’in soruma alındığını düşündüm.
Bana öyle geldi ki, Ayten daha önce birkaç kere nişanlanıp ayrılmış olduğu için
böyle alıngandı. Eski gönül maceralarını bildiğimi sandığı için sorum ona ağır
gelmiş olacaktı. Değil nişanlanıp ayrılması, birkaç kocadan dul kalmış olsaydı
yine de umurumda değildi. Ayten’e bu konuyu bir daha üstelemedim. Yine bir
arkadaşın evinde, toplantıdaydık. Fazlaca içtiğim şaraptan tatlı tatlı başım
dönüyordu. Ayten de neşe içindeydi. Dans ediyorduk. Birdenbire, Ayten, benimle
evlenir misin? dedim. Birden gülüşü dondu, yüzü kızardı, gözlerimin içine
bakarak sustu. Ama ben fena bişey söylemedim, dedim, istersen teklifimi
reddedebilirsin... Terasa çıktık, korkuluk demirine dayandık. Bana niçin
gücendin? dedim. Ailemi tanıyor musun? dedi. Hayır...Babamın kim olduğunu
biliyor musun? Hayır... Cevaplarıma pek şaşmıştı, Sahi mi? dedi. Tabiî sahi...O
zamana kadar nasıl oldu da, ailesini öğrenmemiş, sormamış olduğuma kendim de
şaştım. Bu sorularından, sonra üzüntülü susuşlarından, ailesinin, babasının
durumlarından utanç duyduğu sanısına kapıldım. Belki çok yoksul bir ailenin, toplumun
suçladığı bir babanın kızıydı. Ayten, dedim, ailen ne olursa olsun, baban kim
olursa olsun, beni ilgilendirmez; ailenle değil, seninle evleneceğim. Bir
apartman kapıcısının, bir sokak satıcısının, hattâ şimdi bir ağır suçtan
hapishanede yatan bir babanın kızı olabilirsin; ne çıkar bunlardan?.. Yüzüme
eğilip dikkatle bakarak, Demek babamı tanımıyorsun, kim olduğunu bilmiyorsun,
hayret... dedi. Bunda şaşacak ne var? Tabiî öğrenmem gerekirdi, ama olmadı
işte... Birden neşelendi, Hadi içelim... dedi. Boyuna içtik, dans ettik. Gece
yarısından sonra evine götürüp bırakmak istediğim halde, aynı semtte
oturdukları arkadaşlarıyla gitmek için çok direndi. Ertesi gün de hemen
ailesinin kimliğini soruşturdum. Babasının adını söyledikleri zaman, büyük bir
şaşkınlık duydum, hem de korkuya kapıldım. Ayten, daha sağlığında adı tarihe
geçmiş, herkesin saygı duyduğu, her sözü dinlenilen çok önemli, dünyaca ünlü
bir adamın kızıydı. O büyük ve zengin adamın kızı olduğunu bilseydim, ölsem ona
evlenme teklifinde bulunamazdım. Ayten’le evlenebilmek için soylu ailelerden
delikanlılar çevresinde pervane gibi dönerlermiş, ama o,ailesinin forsundan
yararlanmak, babasının ününü sömürmek için evlenecekler diye, her evlenme
teklifini reddedermiş. Bunları öğrenince büyük bir umutsuzluğa kapıldım.
Ayten’i seviyordum ama, öyle bir aileden kızla evlenemezdim. Ailesi bu evliliğe
razı olsalar bile herkes beni rahata kavuşmak, bu büyük aileyi sömürmek için
Ayten’le evlendiğimi sanacaktı.
Artık Ayten’i görmüyor, onunla karşılaşabileceğim yerlere
gitmiyordum. Ayten’i kutsal bir anı olarak içimde saklayacaktım. Birkaç kere
buluşmamız için haber gönderdi, gitmedim. Ama ne yapsam Ayten’i unutamıyordum.
Unutmak için istanbul’dan uzaklara gitmeliydim. İhtisas yapmaktan vazgeçip
askere gitmeye karar verdim. Evimde askere gidiş hazırlıklarımı, yaparken,
odama sen girdin anneciğim, Bir genç kız seni istiyor... dedin. Ayten’i
karşımda görünce şaşırdım, utandım da... Utancım, evimizin yoksulluğunu
görmesindendi. Aramızda hiçbişey geçmemiş gibi davranmaya çalıştım. Bir ara,
Neden benden kaçıyorsun? dedi. Yoo, böyle bişey yok, nerden çıkarıyorsun?
dedim. Hiç de göründüğün gibi nazik değilmişsin, dedi, bana bir gece bir
teklifte bulunmuştun, sonra cevabımı bile almak istemedin.Cevap vermedim.Askere
gidiyormuşsun, doğru mu? Evet... Yine sustuk. Şimdi ben sana teklifte
bulunuyorum: Benimle evlenir misin? Pencereden dışarı bakarak,
Evlenemem Ayten... dedim. Yine sustuk. Açıklamak gereğini duyarak, Sana
evlenelim dediğim zaman, kimin kızı olduğunu bilmiyordum, dedim, ama şimdi
öğrendim. O kadar ünlü, zengin, dünyaca tanınmış bir adamın damadı olmak
istemem. Seni unutmaya çalışacağım. Ayten ağladığını belli etmemeye çalışarak,
Ne yalan söyleyeyim, dedi, sen babamın kim olduğunu bilerek, ama bildiğini
benden gizlediğini sanmıştım. Ailemle değil, benimle evleneceksin. Evet ama,
bunu başkalarına anlatamam ki...Herkes ailenin durumundan yararlanmak için
seninle evlendiğimi sanacak... Bu türlü dedikodulara, suçlamalara katlanamam...
Ağladığını artık saklıyamıyordu. Beni gerçekten seviyorsan evlenelim, dedi, her
gittiğin yere gelirim. Askere giderken beni de götür. Sonra bir uzak kasabaya
doktor ol, gidelim birlikte... Babamın hiç desteği olmadan birlikte kuralım
hayatımızı... Bütün bu sözlerin, yirmi beş yaşında, çok iyi yetiştirilmiş bir
genç kızın romantizmi olduğunu, ona alıştığı hayatı yaşatamıyacağımı, bu yüzden
hayal kırıklığına uğrayacağını biliyordum. Ama onu öylesine seviyordum ki,
ellerini avuçlarıma alıp, Seviyorum, dedim. Yıldırım nikahıyla, kimseye de
haber vermeden evlendik...
Ayten, evliliğimiz süresince gerçekten her şeyimi paylaştı
ve önceden sandığım gibi hiç de hayal kırıklığına kapılmadı. Ama... Ama, ya
başkaları... Benim felâketim, daha nikâhın kıyıldığı gün başladı. Nikâh
dairesine, gerekli olduğu için iki arkadaşımızı tanık olarak götürmüş, başka da
kimseyi çağırmamıştık. Kimseye de haber vermemiştik. Kaynatam, sandığımdan çok
daha anlayışlıydı. Dedikoduları, söylentileri önlemek için onlardan hiçbir
yardım istemediğimizi öğrenince, Ayten’in annesi biraz alındıysa da babası bunu
çok iyi karşıladı. Nikâh defterini imzalarken flaşlar parlamaya
başladı. Gazeteciler resimlerimizi çekiyorlardı. O kadar gizlediğimiz halde
demek duymuşlardı. Biranda çevremiz buketlerle doldu. Sonra da, bizi kutlayan
bir kalabalığın ortasında bulduk kendimizi. Nikâh dairesinden çıkarken
tanımadığım bir adam geldi yanıma, önce Ayten’in, sonra benim elimi sıktı,
yanındakilere tanıyormuş gibi bizi tanıttı: Ayten Hanım... Bana döndü: Ayten
Hanım’ın kocası... Çok fena bozuldum. Dışarı çıktık. Kasketli bir adam
kalabalığa, Ayten Hanım’ın kocası kim? diye soruyordu. Cevap vermeden bizi
bekliyen taksiye doğru yürürken, kalabalıktan birkaç kişinin o kasketli adama,
İşte, Ayten’in kocası bu! diye beni arkamdan gösterdiklerini duydum. Kasketli
adam yanıma sokuldu Beyfendi, araba hazır... dedi. Ne arabası? dedim. Mümtaz
Bey hususî arabasını gönderdi, ben şoförüyüm. Araba ve ben istediğiniz kadar
emrinizdeyim... Sert, İstemez... diyerek taksiye doğru yürüdüm. Arkamdan
«Ayten’in kocası» diye benden söz edildiğini duyuyordum. Hem de hecelerin
üstüne basa basa «Ayten’in kocası» diyorlardı.
Arabaya binince karım «Bu Mümtaz Bey, dalkavuğun biridir»
dedi. Takside giderken üzüldüğümü anlayan Ayten, Aldırma bunlara, dedi, büyük
şehirde söylenir böyle şeyler, ama biz uzaklara gideceğiz, oralarda kimse bizi
bilmiyecek, bilenler de bizi kendi kişiliğimizle tanıyacak... Ertesi günkü
gazetelerin kimisinde evlilik haberimiz, kimisinde resimlerimiz, kimisinin de
dedikodu sütunlarında sözümüz vardı; bu sütunlarda benim adım yok, adımın
yerine «Ayten Hanım’ın kocası» diye yazmışlardı: «Ayten Hanım’ın kocası
gerçekten yakışıklı bir genç doktor», «Ayten Hanım’ın kocası pek şık giyimi ve
zerafetiyle intisap ettiği aileye liyakatini isbat etmektedir.»». «Ayten Hanım’a
ve Ayten Hanım’ın kocasına yeni yuvalarında mutluluklar dileriz.» Kendi evimize
taşındığımızdan birkaç gün sonra sen bana bir sabah, Oğlum, dedin, doğrusu
karının bu kadar iyi bir insan olduğunu hiç tahmin etmiyordum. Bizim bu fakir
hayatımıza hemen uydu. Yalnız... Ne var yalnız... Biz ailece bu mahalleliyiz,
sen evlendiğinden beri mahallede adımız değişti. Şimdi herkes bana Ayten’in
kaynanası diyor. Geçen gün bakkalın defterini gördüm, o bile defterin başına
Ayten’in kaynanası diye yazmış... Zamanla unutulur bu lâflar anne... dediğimi
hatırlarsın. Evliliğimizin galiba ikinci günüydü, kapı çalındı. Kapıyı karım
açtı. Ben içerden seslerini duyuyordum. Bir adam karıma, Ayten Hanım’ın kocası
burda mı oturuyor? Diye sorunca kapıya çıktım. Karım, Hayır, burası Metin
Bey’in evi... diye adamı terslerken, Ne yapacaktınız? diye sordum. Adam
elindeki paketi göstererek, Metin Bey’in düğün hediyesini getirmiştim
de... dedi. Günde beş on kere kapımız çalınıyor, gelenler «Ayten
Hanım’ın kocası»nı soruyorlardı. Ayten bu sözlerden alınmamam için çırpınıyor,
üzülüyor, benden «Ayten’in kocası» diye söz eden gazetecileri görmemem için
saklıyordu.
Askere gidişimi kurtuluş sanmıştım. Trene binmek için gara
gitmiştik, karımla gar lokantasında çay içiyorduk. Bir ara cıgara almak için
dışarı çıktığımda, bir yaşlıca hanım yanıma sokulup, Affedersiniz bey oğlum,
dedi, siz galiba Ayten Hanım’ın kocasısınız yanılmıyorsam, öyle değil mi?
Evet... dedim. Tebrik ederim evlâdım... dedi. Çok sinirleniyordum, ama bu
sinirliliğim Ayten’e de bulaşmasın diye uğraşıyordum. Ayten’in bunda hiçbir
suçu yoktu. Üstelik üzüldüğümü anlıyor, beni avutmaya çalışıyordu. En yumuşak,
tatlı sesiyle, Sevgilim, zamanla bu söylentiler unutulacak... diyordu. Yedek
subay Okulunda yalnız arkadaşlar değil, subaylar bile adımı söylemiyorlardı.
Beni istedikleri zaman arkadaşlardan birine subaylar, Ayten’in kocasını
çağırın! diyorlardı. Hiç de alay etmek, beni aşağılamak, küçümsemek niyetleri
yoktu, tersine saygı duyarak arkamdan «Ayten’in kocası» diyorlardı. Beni bir
arkadaşım birisine tanıştırırken «Ayten Hanım’ın kocası» diyordu. Yedek subay
doktor olarak bir sınır kasabasına gidecektik ki, büyük askerî hastanelerden
birinde kaldığımı bildirdiler. Hep bu Ayten’in kocası olmamdan ileri geliyordu.
Hastanede kalmak çok canımı sıktığı için kaynatama bir mektup yazarak, bize
lütfen yardım elini uzatmamasını, bizi kendiliğimize bırakmasını, kendi
kanatlarımızla uçmak istediğimizi ve açıkçası «Ayten’in kocası» kimliğinden
kurtulmak istediğimi bildirdim. O kadar büyük bir kişiye böyle bir mektup
yazmam hiç de doğru değildi. Kaynatam çok içten bir cevap verdi: Davranışlarımı
çok beğendiğini, benimle övündüğünü, bizim için hiçbir iltimas yapmadığını,
hastanede bırakılmamdan da haberi olmadığını, istersem uzakta bir kıtaya göndermek
için ilgililere söyliyeceğini yazdı. Tabiî bunu istemedim. Askerlik görevini
yaptığım hastanede adım yine «Ayten’in kocası»ydı. Herkes beni tanımak
istiyor,arkamdan hemşireler, hastalar birbirlerine «işte, işte Ayten’in
kocası!..» diye beni gösteriyor,üstelik bu sözlerini, hoşuma gideceğini
sanarak, bana da duyurmaya çalışıyorlardı.
Askerlik görevim bitince Ayten
ihtisasımı Avrupa’da yapmamı söyledi. Ben de istiyordum. Karıma «Avrupa’da
ihtisas yaparsam, babanın yardımı olduğunu söylerler. Hiç ihtisas yapmıyacağım,
seninle uzak bir yere gidelim
» dedim.
Bir doğu kasabasında hükümet tabibi oldum. O kasabaya trenle gidiyorduk. Birkaç
istasyon önce, tren, gideceğimiz ilçenin bağlı olduğu ilin istasyonunda durdu.
Ellerinde çiçekler, paketlerle birkaç kişi trenin pencerelerine bakarak
birisini arıyorlardı. Öndeki adam trenin bilet memuruna «Ayten’in kocası da
trendeymiş, hangisi biliyor musun?» diye sordu. Biletçi de beni gösterdi.
Pencereden bakıyorduk. Adamlar yanımıza geldi. Paketleri, çiçekleri uzattılar.
Öndeki valiymiş. «Hoş geldiniz... Memleket sizin gibi ülkücü doktorlara çok
muhtaç...» dedi. «Buralara gelen görevli bütün doktorları böyle karşılar
mısınız?» dedim, Vali de, arkasındakiler de bozuldular. Ama ben de bozuldum,
çünkü «Ayten’in kocası» olmasaydım, bir Valiye böyle bir söz söyliyemezdim.
Vali «Gideceğiniz ilçede istirahatinizi, elden geldiği kadar, imkânlarımız
nisbetinde temin için emir verilmiş ve her şey hazırlanmıştır. Bir isteğiniz
olursa hemen bizzat bana telefon edersiniz. Bende ziyaretinize geleceğim.»
dedi. Tren kalkarken de elini sallayarak «İmkânlarımız kısırdır, kusurumuza
bakmayınız» dedi. «Ayten’in kocası»nı görmek için istasyona dolan kalabalık
bize ellerini sallıyorlardı. Biz daha oraya gitmeden ilçede «Ayten’in
kocası»olduğum yayılmıştı. Kimseye bi türlü adımı söyletemedim, bana Doktor
Metin diyen yoktu. Bu duruma karım benden çok üzülüyor, haysiyetimi
koruyabilmek için neler yapmıyordu... Başkaları da adımı söylesinler diye,
toplantılarda konuşurken sık sık adımı söylüyor «Metin bana dedi ki...»,«Metin
şöyle yaptı, Metin böyle etti...» diyordu. Bu yüzden gittikçe gülünç
olduğumuzu, hiç değilse kendi kendimize gülünç olduğumuzu anlıyordum.
Zamanla untulmak şöyle dursun «Ayten’in kocası»
olduğum gittikçe yurt ölçüsünde yayılıyordu. İstanbul’a izinli gelişimde,
Avrupa’ya gitmek bir kurtuluş olacak diye düşündük. İkimizde yanılmışız.
Paris’te üç yıl ihtisasımı yaparken Ayten’in kocası olmaktan kurtulamadım.
Bizim elçi, özel ve resmî bütün ziyafetlere, toplantılara çağırıyor, ve beni
herkese «Ayten Hanım efendinin kocası» diye tanıtıyor, bunda bir nezaketsizlik
bulmadığı gibi üstelik övünüyordu da...
«Ayten’in kocası» olmak ünüm, yurt
sınırlarını da aşmıştı. Paris’teki kordiplomatik beni «Ayten’in kocası diye
tanıyordu. Fransız gazetelerinin sosyete sütunlarında adım Mösyö Ayten’in
kocası»ydı. Karım duyduğu üzüntüden bir gece ağlıyarak «Metin, Amerika’ya
gidelim, kaçalım buralardan...» dedi. Gittik. Amerika’ya değil, en uzak
gezegenlere gitsek kurtulamıyacaktım bu ünden... Bir de oğlumuz dünyaya
gelmişti. Mutlu olmamamız için hiçbir neden yoktu; yalnız işte o korkunç ün:
Mrs. Ayten’in kocası olmak! Ben kendim olmak istiyordum. Alınırım diye karım,
babasına mektup bile yazmıyordu. Kurtulmam için ciddî olarak ne yapmam
gerektiğini düşündüm. Ben o zamana kadar, kendi kişiliğimi kazanmak, Ayten’in
kocası olmaktan kurtulmak için silik, önemsiz olarak kalmak yolunu seçmiştim.
Çünkü hayattaki her başarım karımın ve babasının yüzünden sanılacaktı. Oysa bu
silik kalmak isteyişim bir işe yaramamıştı. Bir de bunun tersini denemeliydim.
Yani, üstün başarılara ulaşırsam, Ayten’in kocası olduğum unutulur, kendi
kişiliğimle ortaya çıkar, kendi adımla tanınırdım. Zaman zaman bu düşünce
kafamda yer ederken, bir gün bunu karım da ima edince, ona, Ayten, dedim, ben
büyük başarılar içîn yaratılmış insan değilim. Daha çok kendi halinde,
gürültüsüz, sakin bir hayat isterdim. Üstün yaşayışlar için kendimi
hazırlamadım. Ama ikimizin de mutluluğu için elimden geleni yapacağım. Senin de
«Metin’in karısı» olmak hakkındır. Göreceksin çok çalışacağım... Başarılar sağlamam
kolay olmadı, ama günün birinde gerçekten başarılı, tanınmış bir adam oldum.
Şöhret kazanmanın zorluğunu kimse benim kadar bilemez. Hiç de haris, üstün
başarılara lâyık çalışkanlığım yokken, şu Allahın belâsı «Ayten’in kocası»
titrinden kurtulmak için geceyi gündüze katıp var gücümle çalıştım. Amerika’da
tıp profesörü ve üniversitede kürsü sahibi olmanın güçlüğünü başkaları bilemez.
Araştırmalarım, bilimsel çalışmalarım tıp dergilerinde yayınlanıyordu ama,
yazının altına kendi adımdan sonra parantez içinde «Profesör Ayten» diye de
ilâve etmeyi unutmamışlardı; çünkü bana hâlâ ya «Ayten’s husband» ya da
«Profesör Ayten» diyorlardı. Çalışmalarımı değerlendiren bir bilim kurulunun
verdiği nişan haberi ertesi gün gazetelerde «Misis Ayten’in kocasının başarıları»
diye çıkınca o gün evde sinir krizleri geçirdim. O sırada Kongo hükümeti,
taşradan doktorlar istemekteydi. Karım, «Sevgilim, istersen Kongo’ya gidelim.
Çok yoruldun, orada dinlenirsin belki...» dedi. Çok ince bir insan olan karım
Kongo’da kendimize yeni bir çevre yapacağımızı umuyordu. «Ayten’in kocası»
etiketinden kurtulmak için kutba, Eskimo’ya gitmeye razıydım, karım ve oğlumla
biz nerde olsa mutlu olabilirdik. Uçaktan inip Kongo’ya ayak bastığımız zaman,
bizi karşılayan Kongo’nun Sağlık Bakanı önce «Hoşgeldiniz Misis Ayten» diye
karımın, sonra da «Hoşgeldiniz Profesör Ayten» diye benim elimi sıkınca,
karımın kolunda otomobile kadar zor gidebildim. İlk uçakla Kongo’dan döndük.
Karım «Memleketten ayrılalı yıllar oldu, dönelim yurdumuza istersen...» dedi.
«Ayten’in kocası» sözünün Türkiye’de bunca zamanda unutulmuş olduğuna
inanıyordu.
Türkiye’ye geldik. Birkaç hafta sonra bir baloda terbiyesiz bir
herifin, yanındakine beni arkadan gösterip «Kim bu? Necidir?» diye soran
birine, ordakilerin duyacağı yüksek bir sesle, «Ayten’in kocasıdır, tanımaz
mısın?» deyişine deli olacaktım. Çocuğuma bile «Ayten Hanım’ın oğlu»
diyorlardı. Memleketimizde her şeyden çok paraya değer verildiğini bildiğimden,
kendi kişiliğimi kazanabilmem için zengin olmaktan başka kurtuluşum yoktu.
Hiçbir zaman zenginliği aklımdan geçirmediğim halde, kendi adımı kazanabilmek
için zengin olmaya çalıştım. Memleketimizde, değerli bazı varlıklardan
vazgeçmek şartıyla, zengin olmanın fakir kalmaktan daha kolay olduğunu herkes
bilir. Ölümün eşiğinde bulunduğum şu anda, zengin olabilmek için, memleketimin
geleneğine uyarak, kutsal saydığım kavramlardan fedakârlık yaptığımı itiraftan
çekinecek değilim. Zengin olmam, profesör olmam kadar uzun sürmedi. Doktor
simsarlarının çoğu bana çalışıyordu. İki büyük apartmanım, arabam, kıymetli
eşyalarım, zengin kitaplığım, bankada da param vardı. Bir özel hastane açmak
üzereydim. Ama dedikodular kulağıma geliyordu: «Ayten’in kocası olunca işte
insan böyle zengin olur...» Profesörlüğümü de Ayten’in kocası olmamla
yorumlamışlardı alçaklar... Bir gün sokakta önümde giden iki kadından birinin
hasta olanına «Aman Ayten’in kocasına gidin, çok iyi doktor, bana bir ilâç
verdi, hiçbir hastalığım kalmadı.» diye beni salık verdiğini duymuştum. Bütün
evliliğimiz süresince hep karımla birlikteydik; bir zaman ayrı kalmayı denedim.
Karımı Amerika’daki bir akrabasının yanına yolladım, kendim de Paris’e gittim.
Karıma çok bağlı bir koca olduğum halde, hiç de istemiyerek başka kadınlarla
ilgilendim; ama bunların hiçbiri beni «Ayten’in kocası» olmaktan
kurtaramayınca,İstanbul’a döndüm. Karım da gelmişti. «Ayten artık tahammülüm
kalmadı, ayrılacağız» dedim. Ayten ne iyi kadındı... Boynuma sarılıp ağladı.
Ayrılmıyalım demedi. «Nasıl istersen öyle olsun sevgilim. Ben hep senin karın
olacağım, karın olarak kalacağım.» dedi. Gözyaşları içinde mahkeme kararıyla
ayrıldık. Gazeteler bu haberi bile «Ayten’in kocası karısından ayrıldı» diye
sosyete sütunlarında bildirdiler. Altı yıl bekâr kaldım. Bana bu sefer de
«Ayten’in eski kocası» diyorlardı. Bu altı yılda bile kendi adıma sahip
olamadım. İnanır mısınız, Hindistan’a gittim de orda bile bana «Ayten Hanım’m
eski kocası» dediler. Ama bu bile benim için bir ilerleme sayılırdı. Yeniden
evlenirsem, Ayten’in eski kocası olmaktan kurtulacaktım. Çektiğim acıyı
kimseler bilemez. Ayten’i deliler gibi sevdiğim halde, bir daha evlendim.
Birinin adı Ayperi, birinin Gülten olduğu için belki yine Ayten’e benzetirler
diye iki kızla evlenmeyi reddedip Fatma adında yoksul aileden bir kızcağızla
evlendim. Artık bana hiç kimse «Fatma’nın kocası» diyemezdi; evet demediler,
ama hâlâ «Ayten’in eski kocası» diyorlardı. Siz söyleyin, ben ne
yapabilirdim; yaşamanın benim için hiçbir tadı kalmamıştı artık... Ne yapsam
Ayten’in kocası olmaktan kurtulamıyordum. Ayten’e gidip, evlenmesi için
yalvardım. Evlenirse, bana Ayten’in kocası» demekten vazgeçerlerdi. Ben
kurtulurdum, yeni kocası Ayten’in kocası» olurdu. Zavallı Ayten, ağlıyarak
«Senden sonra evlenmek bana ölümden çok ağırdır. Ama niçin evlenmemi istediğini
biliyorum. Senin mutluluğun için bu işkenceye katlanacağım» dedi. Çok geçmeden
evlendi. Kocasının adı hemen Ayten’in kocası» oluvermişti, ama ben de
kurtulamamıştım; bana da «Ayten’in ilk kocası» diyorlardı. Ayten’in ölümü benim
için çok büyük acı oldu. Zavallı sevgilim. Onun eceliyle ölmediğini biliyorum,
beni kurtarmak için kendini öldürdü. İçimin gizli bir yerinde, kendi adımı
kazanacağım diye Ayten’ciğin ölümüne sevindiğimi bile şimdi
itiraf ediyorum. Ah ne yazık ki, O’nun ölümü bile beni kurtaramadı. Ölümü
üstünden üç yıl geçtiği halde bana «Zavallı Ayten’in eski kocası» diyorlar
hâlâ... Hattâ, onun ölümü, benim bu etiketimi daha çok yaydı ortalığa...
İntihar etmekte ne kadar haklı olduğumu anladınız, artık beni suç... suç...
suç... suçla... mazsınız. Sevgili an an an anneci... ğim, ba baçığım, elveda...
beni affedin... e mi? Elvedaa sevgili o o oğlum. Elveda ey gü gü gü güzel dün
dündünnn dünya...
* * *
Yukarıdaki satırları yazalı on sekiz yıl olmuş, hey gidi
hey... Bu mektubumun ele geçtiğini sanıyordum. Oysa o zaman üstümdeki
ropdöşambrın cebinde duruyormuş. Karım Fatma, ordan alıp yazı masamın gözüne
koymuş. Bu sabah eski yazılı kâğıtlarımın arasında buldum; o korkunç günü
yeniden yaşadım. Mektubu yazarken bir yandan da durmadan leblebi gibi uyku hapı
alıyordum. Son mektubumun altına imzamı atarken, sonsuz uykuma gözlerimi
kapamak istiyordum. Elim ağırlaşmış, parmaklarım yavaşlamıştı, harfleri büyük
zorlukla yazabiliyordum. Odanın içi koyu bir sise büründü, sonra bu sis
yoğunlaşıp bir kadın vücudu oldu: Ayten karşımdaydı, gülümsüyordu. Sevgilim,
intihar seni kurtarmayacak... dedi. Niçin? diye sordum. Çünkü, dedi, kendin
olarak bile ölemiyeceksin. Yarın sabah gazeteler «Zavallı Ayten’in ilk kocası
intihar etti» diye yazacaklar. Hiç olmazsa ölürken kendin olmalıydın sevgilim.
Kendini boşuna öldürüyorsun... Artık çok geç Ayten, dedim, çok uyku hapı aldım,
bu derin uykudan uyanamam... Kurtulursun... İstersen kurtulursun... Kollarını
açarak, Bana gel, bana gel sevgilim... dedi. Zorlukla ayağa kalkıp ona doğru yürüdüm.
Ben ilerledikçe o geri geri çekiliyordu. Ayakta duramadığım için sendeledim,
tutunmak için elimi yandaki etajere atınca, bir gürültüyle düştüğümü
hatırlıyorum. Gürültüye gelen karım Fatma, beni ölüm, halinde görünce hastaneye
kaldırtıyor. Orda midemi yıkayıp beni kesin bir ölümden kurtarıyorlar.
Gerçekteyse beni o zaman ölümden kurtaran sevgili Ayten’di. Artık «Zavallı
Ayten’in ilk kocası» diye tanınmak beni eskisi gibi üzmüyordu. Ama zaman her
şeyi silip süpürüyor, unutturuyor. Şimdi kimse bana Zavallı Ayten’in ilk
kocası» demiyor; oysa birinin böyle demesine öyle muhtacım, ki... Dün
Amerika’dan büyük bir tıp ansiklopedisi geldi, karıştırırken, eski bir
buluşumdan ötürü kendi adımı gördüm: Profesör Ayten’in önemli buluşu...»
Sevindim, sevindim... Gerçekten de beni ben yapan Ayten’di, beni var eden oydu.
Bu satırları, «Ayten’in kocası» olarak artık unutulmanın üzüntüsüyle, Ayten’in
kocası» olarak imzalamaktan şeref duyuyorum.
Ayten’in kocası"
Öykü Sonu Notu: Ben en çok Fatma'yı düşündüm.
Kaynak: