20 Mart 2012 Salı
4 Women
29 Şubat 2012 Çarşamba
29 Şubat
4 yıl önce 29 şubat'ta, acaba bir sonraki 29 şubat'ta ne yapıyor olacağım diye düşünmüştüm. Selam göndermiştim kendime. Daha evvelkinde de. Zaman geçti. Değişenler oldu, değişmeyenler de. Zaman "dönüştürdü".
Bu Pazartesi figüran olarak da olsa Küçük Sahne'ye çıktım. Seyretmekten zevk aldığım tiyatronun içinde yer aldım. 4 yıl önceki Melike, işte bunu hayal bile edemezdi.
Şimdi yazamam ama... Daha neleer, neler.
Bir sonraki 29 Şubat kim bilir neler düşündürecek bana.
14 Ocak 2012 Cumartesi
Ayten'in Kocası
Aziz Nesin'in bir hikayesini arıyorum epeydir ama
bulamıyorum. 1000 küsur hikaye isminin yer aldığı listede anımsayacağımı
düşünerek baktım ama mümkün olamadı. İnsan bir şeyi arayıp da bulamazken başı
döner ya hani... İşte biraz öyle oldu.
Tıp Fakültesini bitirdikten birkaç hafta sonraydı,ihtisas yapmak için hazırlanmaktaydım. Bir arkadaşımın evindeki toplantıda Ayten’le tanıştım.Ona birden içim kaynadı. İlk konuşmamızda o da benim duygularıma yabancı kalmadı. Böylece başlayan arkadaşlığımız devam etti. Bu arkadaşlığa flört, aşk denilemezdi. İkimiz de birbirimizi sevdiğimizi belli etmeye, açığa vurmaya nedense cesaret edemiyorduk. Arkadaşlığımız ilerlemişti. Bir yaz akşamı Büyükdere’de rıhtım boyunda gezinirken Ayten’e bir erkeğe ilgi duyup duymadığını, nişanlı olup olmadığını sordum. Alaylı bir gülümseyişle, çoktan beri bu soruyu sormanı bekliyordum...dedi.Neden? dedim. Hangi erkekle arkadaşlık etsem bana bunu sorar da... dedi. Bu da çok normal Ayten... dedim. Uzun süre konuşmadan gezindikten sonra, Hayır, ne nişanlıyım, ne de bir erkeğe yakınlık duyuyorum... dedi. O gece neden Ayten’in soruma alındığını düşündüm. Bana öyle geldi ki, Ayten daha önce birkaç kere nişanlanıp ayrılmış olduğu için böyle alıngandı. Eski gönül maceralarını bildiğimi sandığı için sorum ona ağır gelmiş olacaktı. Değil nişanlanıp ayrılması, birkaç kocadan dul kalmış olsaydı yine de umurumda değildi. Ayten’e bu konuyu bir daha üstelemedim. Yine bir arkadaşın evinde, toplantıdaydık. Fazlaca içtiğim şaraptan tatlı tatlı başım dönüyordu. Ayten de neşe içindeydi. Dans ediyorduk. Birdenbire, Ayten, benimle evlenir misin? dedim. Birden gülüşü dondu, yüzü kızardı, gözlerimin içine bakarak sustu. Ama ben fena bişey söylemedim, dedim, istersen teklifimi reddedebilirsin... Terasa çıktık, korkuluk demirine dayandık. Bana niçin gücendin? dedim. Ailemi tanıyor musun? dedi. Hayır...Babamın kim olduğunu biliyor musun? Hayır... Cevaplarıma pek şaşmıştı, Sahi mi? dedi. Tabiî sahi...O zamana kadar nasıl oldu da, ailesini öğrenmemiş, sormamış olduğuma kendim de şaştım. Bu sorularından, sonra üzüntülü susuşlarından, ailesinin, babasının durumlarından utanç duyduğu sanısına kapıldım. Belki çok yoksul bir ailenin, toplumun suçladığı bir babanın kızıydı. Ayten, dedim, ailen ne olursa olsun, baban kim olursa olsun, beni ilgilendirmez; ailenle değil, seninle evleneceğim. Bir apartman kapıcısının, bir sokak satıcısının, hattâ şimdi bir ağır suçtan hapishanede yatan bir babanın kızı olabilirsin; ne çıkar bunlardan?.. Yüzüme eğilip dikkatle bakarak, Demek babamı tanımıyorsun, kim olduğunu bilmiyorsun, hayret... dedi. Bunda şaşacak ne var? Tabiî öğrenmem gerekirdi, ama olmadı işte... Birden neşelendi, Hadi içelim... dedi. Boyuna içtik, dans ettik. Gece yarısından sonra evine götürüp bırakmak istediğim halde, aynı semtte oturdukları arkadaşlarıyla gitmek için çok direndi. Ertesi gün de hemen ailesinin kimliğini soruşturdum. Babasının adını söyledikleri zaman, büyük bir şaşkınlık duydum, hem de korkuya kapıldım. Ayten, daha sağlığında adı tarihe geçmiş, herkesin saygı duyduğu, her sözü dinlenilen çok önemli, dünyaca ünlü bir adamın kızıydı. O büyük ve zengin adamın kızı olduğunu bilseydim, ölsem ona evlenme teklifinde bulunamazdım. Ayten’le evlenebilmek için soylu ailelerden delikanlılar çevresinde pervane gibi dönerlermiş, ama o,ailesinin forsundan yararlanmak, babasının ününü sömürmek için evlenecekler diye, her evlenme teklifini reddedermiş. Bunları öğrenince büyük bir umutsuzluğa kapıldım. Ayten’i seviyordum ama, öyle bir aileden kızla evlenemezdim. Ailesi bu evliliğe razı olsalar bile herkes beni rahata kavuşmak, bu büyük aileyi sömürmek için Ayten’le evlendiğimi sanacaktı.
Askere gidişimi kurtuluş sanmıştım. Trene binmek için gara gitmiştik, karımla gar lokantasında çay içiyorduk. Bir ara cıgara almak için dışarı çıktığımda, bir yaşlıca hanım yanıma sokulup, Affedersiniz bey oğlum, dedi, siz galiba Ayten Hanım’ın kocasısınız yanılmıyorsam, öyle değil mi? Evet... dedim. Tebrik ederim evlâdım... dedi. Çok sinirleniyordum, ama bu sinirliliğim Ayten’e de bulaşmasın diye uğraşıyordum. Ayten’in bunda hiçbir suçu yoktu. Üstelik üzüldüğümü anlıyor, beni avutmaya çalışıyordu. En yumuşak, tatlı sesiyle, Sevgilim, zamanla bu söylentiler unutulacak... diyordu. Yedek subay Okulunda yalnız arkadaşlar değil, subaylar bile adımı söylemiyorlardı. Beni istedikleri zaman arkadaşlardan birine subaylar, Ayten’in kocasını çağırın! diyorlardı. Hiç de alay etmek, beni aşağılamak, küçümsemek niyetleri yoktu, tersine saygı duyarak arkamdan «Ayten’in kocası» diyorlardı. Beni bir arkadaşım birisine tanıştırırken «Ayten Hanım’ın kocası» diyordu. Yedek subay doktor olarak bir sınır kasabasına gidecektik ki, büyük askerî hastanelerden birinde kaldığımı bildirdiler. Hep bu Ayten’in kocası olmamdan ileri geliyordu. Hastanede kalmak çok canımı sıktığı için kaynatama bir mektup yazarak, bize lütfen yardım elini uzatmamasını, bizi kendiliğimize bırakmasını, kendi kanatlarımızla uçmak istediğimizi ve açıkçası «Ayten’in kocası» kimliğinden kurtulmak istediğimi bildirdim. O kadar büyük bir kişiye böyle bir mektup yazmam hiç de doğru değildi. Kaynatam çok içten bir cevap verdi: Davranışlarımı çok beğendiğini, benimle övündüğünü, bizim için hiçbir iltimas yapmadığını, hastanede bırakılmamdan da haberi olmadığını, istersem uzakta bir kıtaya göndermek için ilgililere söyliyeceğini yazdı. Tabiî bunu istemedim. Askerlik görevini yaptığım hastanede adım yine «Ayten’in kocası»ydı. Herkes beni tanımak istiyor,arkamdan hemşireler, hastalar birbirlerine «işte, işte Ayten’in kocası!..» diye beni gösteriyor,üstelik bu sözlerini, hoşuma gideceğini sanarak, bana da duyurmaya çalışıyorlardı.
Askerlik görevim bitince Ayten ihtisasımı Avrupa’da yapmamı söyledi. Ben de istiyordum. Karıma «Avrupa’da ihtisas yaparsam, babanın yardımı olduğunu söylerler. Hiç ihtisas yapmıyacağım, seninle uzak bir yere gidelim» dedim. Bir doğu kasabasında hükümet tabibi oldum. O kasabaya trenle gidiyorduk. Birkaç istasyon önce, tren, gideceğimiz ilçenin bağlı olduğu ilin istasyonunda durdu. Ellerinde çiçekler, paketlerle birkaç kişi trenin pencerelerine bakarak birisini arıyorlardı. Öndeki adam trenin bilet memuruna «Ayten’in kocası da trendeymiş, hangisi biliyor musun?» diye sordu. Biletçi de beni gösterdi. Pencereden bakıyorduk. Adamlar yanımıza geldi. Paketleri, çiçekleri uzattılar. Öndeki valiymiş. «Hoş geldiniz... Memleket sizin gibi ülkücü doktorlara çok muhtaç...» dedi. «Buralara gelen görevli bütün doktorları böyle karşılar mısınız?» dedim, Vali de, arkasındakiler de bozuldular. Ama ben de bozuldum, çünkü «Ayten’in kocası» olmasaydım, bir Valiye böyle bir söz söyliyemezdim. Vali «Gideceğiniz ilçede istirahatinizi, elden geldiği kadar, imkânlarımız nisbetinde temin için emir verilmiş ve her şey hazırlanmıştır. Bir isteğiniz olursa hemen bizzat bana telefon edersiniz. Bende ziyaretinize geleceğim.» dedi. Tren kalkarken de elini sallayarak «İmkânlarımız kısırdır, kusurumuza bakmayınız» dedi. «Ayten’in kocası»nı görmek için istasyona dolan kalabalık bize ellerini sallıyorlardı. Biz daha oraya gitmeden ilçede «Ayten’in kocası»olduğum yayılmıştı. Kimseye bi türlü adımı söyletemedim, bana Doktor Metin diyen yoktu. Bu duruma karım benden çok üzülüyor, haysiyetimi koruyabilmek için neler yapmıyordu... Başkaları da adımı söylesinler diye, toplantılarda konuşurken sık sık adımı söylüyor «Metin bana dedi ki...»,«Metin şöyle yaptı, Metin böyle etti...» diyordu. Bu yüzden gittikçe gülünç olduğumuzu, hiç değilse kendi kendimize gülünç olduğumuzu anlıyordum. Zamanla untulmak şöyle dursun «Ayten’in kocası» olduğum gittikçe yurt ölçüsünde yayılıyordu. İstanbul’a izinli gelişimde, Avrupa’ya gitmek bir kurtuluş olacak diye düşündük. İkimizde yanılmışız. Paris’te üç yıl ihtisasımı yaparken Ayten’in kocası olmaktan kurtulamadım. Bizim elçi, özel ve resmî bütün ziyafetlere, toplantılara çağırıyor, ve beni herkese «Ayten Hanım efendinin kocası» diye tanıtıyor, bunda bir nezaketsizlik bulmadığı gibi üstelik övünüyordu da...
«Ayten’in kocası» olmak ünüm, yurt sınırlarını da aşmıştı. Paris’teki kordiplomatik beni «Ayten’in kocası diye tanıyordu. Fransız gazetelerinin sosyete sütunlarında adım Mösyö Ayten’in kocası»ydı. Karım duyduğu üzüntüden bir gece ağlıyarak «Metin, Amerika’ya gidelim, kaçalım buralardan...» dedi. Gittik. Amerika’ya değil, en uzak gezegenlere gitsek kurtulamıyacaktım bu ünden... Bir de oğlumuz dünyaya gelmişti. Mutlu olmamamız için hiçbir neden yoktu; yalnız işte o korkunç ün: Mrs. Ayten’in kocası olmak! Ben kendim olmak istiyordum. Alınırım diye karım, babasına mektup bile yazmıyordu. Kurtulmam için ciddî olarak ne yapmam gerektiğini düşündüm. Ben o zamana kadar, kendi kişiliğimi kazanmak, Ayten’in kocası olmaktan kurtulmak için silik, önemsiz olarak kalmak yolunu seçmiştim. Çünkü hayattaki her başarım karımın ve babasının yüzünden sanılacaktı. Oysa bu silik kalmak isteyişim bir işe yaramamıştı. Bir de bunun tersini denemeliydim. Yani, üstün başarılara ulaşırsam, Ayten’in kocası olduğum unutulur, kendi kişiliğimle ortaya çıkar, kendi adımla tanınırdım. Zaman zaman bu düşünce kafamda yer ederken, bir gün bunu karım da ima edince, ona, Ayten, dedim, ben büyük başarılar içîn yaratılmış insan değilim. Daha çok kendi halinde, gürültüsüz, sakin bir hayat isterdim. Üstün yaşayışlar için kendimi hazırlamadım. Ama ikimizin de mutluluğu için elimden geleni yapacağım. Senin de «Metin’in karısı» olmak hakkındır. Göreceksin çok çalışacağım... Başarılar sağlamam kolay olmadı, ama günün birinde gerçekten başarılı, tanınmış bir adam oldum. Şöhret kazanmanın zorluğunu kimse benim kadar bilemez. Hiç de haris, üstün başarılara lâyık çalışkanlığım yokken, şu Allahın belâsı «Ayten’in kocası» titrinden kurtulmak için geceyi gündüze katıp var gücümle çalıştım. Amerika’da tıp profesörü ve üniversitede kürsü sahibi olmanın güçlüğünü başkaları bilemez. Araştırmalarım, bilimsel çalışmalarım tıp dergilerinde yayınlanıyordu ama, yazının altına kendi adımdan sonra parantez içinde «Profesör Ayten» diye de ilâve etmeyi unutmamışlardı; çünkü bana hâlâ ya «Ayten’s husband» ya da «Profesör Ayten» diyorlardı. Çalışmalarımı değerlendiren bir bilim kurulunun verdiği nişan haberi ertesi gün gazetelerde «Misis Ayten’in kocasının başarıları» diye çıkınca o gün evde sinir krizleri geçirdim. O sırada Kongo hükümeti, taşradan doktorlar istemekteydi. Karım, «Sevgilim, istersen Kongo’ya gidelim. Çok yoruldun, orada dinlenirsin belki...» dedi. Çok ince bir insan olan karım Kongo’da kendimize yeni bir çevre yapacağımızı umuyordu. «Ayten’in kocası» etiketinden kurtulmak için kutba, Eskimo’ya gitmeye razıydım, karım ve oğlumla biz nerde olsa mutlu olabilirdik. Uçaktan inip Kongo’ya ayak bastığımız zaman, bizi karşılayan Kongo’nun Sağlık Bakanı önce «Hoşgeldiniz Misis Ayten» diye karımın, sonra da «Hoşgeldiniz Profesör Ayten» diye benim elimi sıkınca, karımın kolunda otomobile kadar zor gidebildim. İlk uçakla Kongo’dan döndük. Karım «Memleketten ayrılalı yıllar oldu, dönelim yurdumuza istersen...» dedi. «Ayten’in kocası» sözünün Türkiye’de bunca zamanda unutulmuş olduğuna inanıyordu.
Türkiye’ye geldik. Birkaç hafta sonra bir baloda terbiyesiz bir herifin, yanındakine beni arkadan gösterip «Kim bu? Necidir?» diye soran birine, ordakilerin duyacağı yüksek bir sesle, «Ayten’in kocasıdır, tanımaz mısın?» deyişine deli olacaktım. Çocuğuma bile «Ayten Hanım’ın oğlu» diyorlardı. Memleketimizde her şeyden çok paraya değer verildiğini bildiğimden, kendi kişiliğimi kazanabilmem için zengin olmaktan başka kurtuluşum yoktu. Hiçbir zaman zenginliği aklımdan geçirmediğim halde, kendi adımı kazanabilmek için zengin olmaya çalıştım. Memleketimizde, değerli bazı varlıklardan vazgeçmek şartıyla, zengin olmanın fakir kalmaktan daha kolay olduğunu herkes bilir. Ölümün eşiğinde bulunduğum şu anda, zengin olabilmek için, memleketimin geleneğine uyarak, kutsal saydığım kavramlardan fedakârlık yaptığımı itiraftan çekinecek değilim. Zengin olmam, profesör olmam kadar uzun sürmedi. Doktor simsarlarının çoğu bana çalışıyordu. İki büyük apartmanım, arabam, kıymetli eşyalarım, zengin kitaplığım, bankada da param vardı. Bir özel hastane açmak üzereydim. Ama dedikodular kulağıma geliyordu: «Ayten’in kocası olunca işte insan böyle zengin olur...» Profesörlüğümü de Ayten’in kocası olmamla yorumlamışlardı alçaklar... Bir gün sokakta önümde giden iki kadından birinin hasta olanına «Aman Ayten’in kocasına gidin, çok iyi doktor, bana bir ilâç verdi, hiçbir hastalığım kalmadı.» diye beni salık verdiğini duymuştum. Bütün evliliğimiz süresince hep karımla birlikteydik; bir zaman ayrı kalmayı denedim. Karımı Amerika’daki bir akrabasının yanına yolladım, kendim de Paris’e gittim. Karıma çok bağlı bir koca olduğum halde, hiç de istemiyerek başka kadınlarla ilgilendim; ama bunların hiçbiri beni «Ayten’in kocası» olmaktan kurtaramayınca,İstanbul’a döndüm. Karım da gelmişti. «Ayten artık tahammülüm kalmadı, ayrılacağız» dedim. Ayten ne iyi kadındı... Boynuma sarılıp ağladı. Ayrılmıyalım demedi. «Nasıl istersen öyle olsun sevgilim. Ben hep senin karın olacağım, karın olarak kalacağım.» dedi. Gözyaşları içinde mahkeme kararıyla ayrıldık. Gazeteler bu haberi bile «Ayten’in kocası karısından ayrıldı» diye sosyete sütunlarında bildirdiler. Altı yıl bekâr kaldım. Bana bu sefer de «Ayten’in eski kocası» diyorlardı. Bu altı yılda bile kendi adıma sahip olamadım. İnanır mısınız, Hindistan’a gittim de orda bile bana «Ayten Hanım’m eski kocası» dediler. Ama bu bile benim için bir ilerleme sayılırdı. Yeniden evlenirsem, Ayten’in eski kocası olmaktan kurtulacaktım. Çektiğim acıyı kimseler bilemez. Ayten’i deliler gibi sevdiğim halde, bir daha evlendim. Birinin adı Ayperi, birinin Gülten olduğu için belki yine Ayten’e benzetirler diye iki kızla evlenmeyi reddedip Fatma adında yoksul aileden bir kızcağızla evlendim. Artık bana hiç kimse «Fatma’nın kocası» diyemezdi; evet demediler, ama hâlâ «Ayten’in eski kocası» diyorlardı. Siz söyleyin, ben ne yapabilirdim; yaşamanın benim için hiçbir tadı kalmamıştı artık... Ne yapsam Ayten’in kocası olmaktan kurtulamıyordum. Ayten’e gidip, evlenmesi için yalvardım. Evlenirse, bana Ayten’in kocası» demekten vazgeçerlerdi. Ben kurtulurdum, yeni kocası Ayten’in kocası» olurdu. Zavallı Ayten, ağlıyarak «Senden sonra evlenmek bana ölümden çok ağırdır. Ama niçin evlenmemi istediğini biliyorum. Senin mutluluğun için bu işkenceye katlanacağım» dedi. Çok geçmeden evlendi. Kocasının adı hemen Ayten’in kocası» oluvermişti, ama ben de kurtulamamıştım; bana da «Ayten’in ilk kocası» diyorlardı. Ayten’in ölümü benim için çok büyük acı oldu. Zavallı sevgilim. Onun eceliyle ölmediğini biliyorum, beni kurtarmak için kendini öldürdü. İçimin gizli bir yerinde, kendi adımı kazanacağım diye Ayten’ciğin ölümüne sevindiğimi bile şimdi itiraf ediyorum. Ah ne yazık ki, O’nun ölümü bile beni kurtaramadı. Ölümü üstünden üç yıl geçtiği halde bana «Zavallı Ayten’in eski kocası» diyorlar hâlâ... Hattâ, onun ölümü, benim bu etiketimi daha çok yaydı ortalığa... İntihar etmekte ne kadar haklı olduğumu anladınız, artık beni suç... suç... suç... suçla... mazsınız. Sevgili an an an anneci... ğim, ba baçığım, elveda... beni affedin... e mi? Elvedaa sevgili o o oğlum. Elveda ey gü gü gü güzel dün dündünnn dünya...
9 Ocak 2012 Pazartesi
7 Ocak 2012 Cumartesi
"Hayal mi Kırıklıkları Müzesi?"
Bir periden kaybettiği babasını geri getirmesini dileyene çocuk, kaybettiği babasının acısına katlanma gücü vermesini dileyene yetişkin denirmiş.
Ve memleketin birinde sağlıklı olduğu için de utanan insanlar varmış.
20 Aralık 2011 Salı
Eksik Çok Şey
Hiçbir mesaili çalışan, terlikleriyle gidemez; sonunda aşkı bulmuş gibi.
http://fizy.com/#s/1ainq9
17 Aralık 2011 Cumartesi
Geri Adım Marş!
Parmaklıkların önündeyim. İki elimle birer tane parmaklığı tutuyorum. Dışarıda olan biten o kadar cazip ki. Benim olmadığım yer, en güzeliymiş gibi. En güzel olaylar, olmadığım yerde yaşanıyormuş gibi. Ellerimle sıktığım demirin soğuk kokusu, olduğum yeri, olamadığım yeri, olmak istediğim yeri sinyallerle burnumdan beynime iletiyor. Beyin bu ya, boş durmuyor. Kalbimde bir boşluk atıyor. Yaşadığım her an, yaşamadığım anların kokusunu getiriyor. İnsan bu, canı istiyor.
Zaman geçiyor.
Çok zaman geçiyor.
Zaman geçtikçe hisler yenileniyor. Hisler yineleniyor.
Elimde sıkı sıkı tuttuğum parmaklıklar, ötede insanlar. Rüzgarlar ve rüzgarlar.
Bakıyorum. Arkamı dönüp gidiyorum. Parmaklıkların, gittiğim yerde sonlanmadığını görüyorum. Yürüyorum izlediğim hücreden sonsuza, meğerse parmaklığın başka tarafındaymışım, gülümsüyorum. Çaresizliği öğrenmişim işte, öğrenilmiş çaresizliğimle geçmişime bakıyorum.
Yine bilmiyorum. Yine de bilmiyorum.
23 Kasım 2011 Çarşamba
♪♪♪♪♪♪♪
Müzikten zerre anlamıyorum. Ritm bile tutamıyorum. Hiç iyi bir dinleyici olamadım, müzik yapan kişi olmaya yeltenmedim bile. Yeltenip de "Paramızla rezil olduk ayol" diyen insan olmaya da niyetim yok.
Yine de itiraf etmeliyim ki, bana göre müzik yapan insan dünyanın en şanslı insanlarıdır. Hayatımda böyle imrendiğim çok az şey var. Müzik yapan insanların halleri bile insanın içinde bir şeyler değiştiriyorsa bir de olaya dahil olsak -ne olsak diyorsam, olsam olmalı o- neler olur kim bilir?
Hadi bu yazının altına bu gelsin: http://fizy.com/#s/1dpxo2
20 Kasım 2011 Pazar
Ben Çiziyom Ya!
Bu da ilk derste çizdiğim bir modelin portesi. Böyle böyle derslerle birlikte, neydim ne oldum göreceğiz hep beraber.
Ressam yokluğunda giderim var ama değil mi? Ben kendimi fena bulmuyorum bu teknik bilgisizliğiyle bile.
17 Kasım 2011 Perşembe
6 Kasım 2011 Pazar
Değilim
-Doğum günlerimden nefret etmiyor değilim.
-Sahip olmadığım şeyleri istemiyor değilim.
-Karar verebiliyor değilim.
-Her şeyi bir anlığına unutmuyor değilim.
-Acı çekmiyor değilim.
-Mutlu olmak istemiyor değilim.
-Demin bir cümle kurdum, paylaşmak istemiyor değilim. "Bir kadın olarak, beni sevdiği için değil de, diğer alternatif(ler)in kötü olması sebebiyle benle olmamaktan pişman olması daha çok üzerdi beni." dedim. Başkalarının hikayelerine kendimi koymakta başarılı, onların yerine hissettiklerimi anlatmakta başarılı değilim.
-İki seçenekten birini tercih etmenin, ötekini tercih etmemek anlamına gelmesinden hiç memnun değilim.
1 Kasım 2011 Salı
Boşanmış Aile Çocuğu
Babamla buluştuk. Alışveriş yaptık, gezdik, yemek yedik. Tabii ki en önemlisi muhabbet ettik. Bana "Game of Thrones" izlememi tavsiye etti. Ben ona Gregory damadını anlattım. Baba ya, hayali damadını da kıskandı.
Travian oynamayı da denemiş. Kardeşimle bir dönem deli gibi oynadığımız için durumdan çok hoşlandık tabii.
Babamla ilişkim bir tuhaftır muhakkak.Her şey yolunda gibiydi buluştuğumuz gün. Hem de fazlasıyla. Öncesinde de boş yere gerilmişim dedim de gevşedim.
Yine de sorulsa, aklında en çok kalan nedir o akşamdan diye... Annemle babamın kredi kartı şifrelerinin hâlâ aynı olması derim.
28 Ekim 2011 Cuma
Umut'la
Dedim ki "Kitapçıda alamadığım kitapları görünce üzülüyorum. Sonra istediklerimi alacak param olsa dahi, bütün istediklerimi okuyabilecek vaktimin hiç olmayacağını düşünüp rahatlıyorum. Sonra da ben ölünce çıkacak güzel kitapları bilemeyeceğim, okuyamayacağım için bir kere daha üzülüyorum". Dedi ki "Ben de. Benden sonra çıkacak dizi ve filmlerde için de".
Hiç ölesimiz yok. Çok genciz. Çok hevesliyiz.
20 Ekim 2011 Perşembe
9999 in 1
Caps kaynağı: http://www.flickr.com/photos/benbrown/62887741/
Twitter
Formspring
Flickr
Friendfeed
Connected2.me
Google+
About.me

